Osman – Selma – Sercan Gidişoğlu

Osman – Selma – Sercan Gidişoğlu

Semtonline’da bu haftaki konuğumuz , reklam,  televizyon dizisi ve filmlerin olgun, babacan sesi… “Mc Millan ve Karısı”  dizisinin “Komser Enright”ı, “Çocuklar Duymasın” dizisinin “Menderes” karakteri. Osman Gidişoğlu… Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı. Şimdilerde “Çocuklar Duymasın” dizisinde damat Berke’nin babası Menderes…
Yine kendisi gibi dublaj ustası, tiyatro oyuncusu ve akademisyen oğlu Sercan Gidişoğlu.
Ve TRT emeklilerinden Osman Gidişoğlu’nun eşi Selma Gidişoğlu.
70’li yıllarda onu Komser Charles Enright ile tanıdık. Daha doğrusu Osman Gidişoğlu’nun sesiyle Komser Enright’ı çok sevdik. ” Tamam müdüübey tamam” deyişi kulaklarımıza kazındı.
Semtonline ekibi olarak, Osman Gidişoğlu, eşi Selma Gidişoğlu ve dublaj sanatçısı ve oyuncu oğulları Sercan Gidişoğlu ile keyifli bir sohbet yaşadık. Fotoğraflardan da anlayacağınız gibi yaz aylarının sonunda yaptığımız bu röportajı Semtonline yenileme ve bakım çalışmaları yüzünden şimdi yayınlıyoruz.
osman_gidisoglu1
Canan Temelkaya: Komiser Enright zamanından başlayalım mı?
Osman Gidişoğlu: O zaman tek bir kanal vardı. Sadece TRT. Birkaç dizi vardı çok meşhur olan. Bunlardan bir tanesi “Kaçak.” Mesela Kaçak’ın son bölümünde sokaklarda kimseyi görememiştik. Herkes son bölümde ne olacak diye evine, televizyonunun başına gitmişti. O dönemde herkesin eğlencesi televizyondu. Dolayısıyla o dönemde yapılan her şey halka çok rahat ulaştı ve televizyon o dönemde kendi kahramanlarını yarattı, meşhurlarını yarattı. Biz de seslendirme yaparak böyle bir yere ulaştık. Yani şöyle baktığımız zaman, Türkiye’de o eski büyük Ferdi Tayfur’dan sonra ün yapıp sahneye çıkmış adamların başında geliyorum. Görüntüsüz olarak seslendirme ile.
İşte o dönemde, tek kanalın olduğu dönemde sadece TRT’nin iki kanalı vardı. TRT 1 ve TRT 2. O dönemde “Mcmillan ve Karısı” adlı bir dizi geldi. Yönetmenimiz Birkan hanım orda bana çok güzel bir rol verdi. Birkan Olguntürk. Mcmillan’ı Çetin Tekindor konuşuyordu. Selly’yi Işık Yenersu konuşuyordu. Mildred var, evdeki hizmetçi, onu Nurşen Girginkoç konuşuyordu. Dörtlüydü, bir de komiser Enright vardı. Onu da ben konuşuyordum.
Yönetmenimiz Birkan hanım dedi ki: “Bu adam değişik bir tip, bir şey yapalım, bu adama yakışan bir şey yapalım.” Ne yapalım, ne yapalım diye düşünüyoruz. Mesela yarım yarım konuşalım, peltek konuşalım diyoruz. Adamın çene yapısında öyle bir şey var. Son olarak “r” harflerini söylemeyelim dedik. İlk 4 bölüm konuştuk.
Konuşurken de işte “müdür bey” yerine, “müdüğ bey”,” telefondan arıyorlar” yerine, “ağıyolaa” gibi bir değişik bir şey yaptık. Yayına girdiği ilk dört bölümde ben bayağı tepki, tenkit aldım. “Düzgün konuşmak varken niye bunu yaptın” falan diye. Cihan Ünal ile o sırada seslendirme yapıyoruz. En başta Cihan Ünal tepki gösterdi ve dedi ki: “Yapmasaydın, yani ulaşmadı bize.” Benim de moralim bozuldu. Birkan Hanım’a “Bırakalım biz bunu, normal konuşalım. Hatta ben rolü bırakayım” dedim. “Yok” dedi. “Üstünde duracağız, çalışalım. Ne yapabiliriz, yeniden düşünelim. Gel bir daha çalışalım…” O zamanlar seslendirmeler böyle basit değildi. Bir gün öncesinden prova yapılır, tipler özenle seçilir, o oynayan tiplere tiplemeler yapılırdı. Bayağı bayağı sahneye konulur gibi seslendirme yapılırdı. Ve o dönemde de zaten Türkiye dünyada birinciydi. Şimdi son sıradayız herhalde…
Nasıl yapalım diye düşünürken, ben sesi gırtlağa atıp “r” harfi dilimi oynatmadan, mesela; ilkinde “Müdür Bey, sizi arıyorlar” derken, “Müdüüü Bey, sizi ağıyolaaa” diyerek daha bir renklendirdim. Yani o “r” harfi olmadan konuştuğumuzu, dilimi tutarak, gırtlağa atarak, renklendirerek ‘Telefondan ağıyolaa Müdüüü Bey, kaçın geliyolaaa” gibi yaptık. Ortaya oldukça renkli bir şey çıktı.
Beşinci bölümden itibaren bu şekilde konuşmaya başladım. İlk 4 bölümde tenkit eden arkadaşların hepsi geldi tebrik etti, çok iyi olmuş dediler. Komiser Enright tipi böyle ortaya çıktı.
Konuşmamızın başında da söylediğim gibi, halkın tek kanallı televizyondan başka bir eğlencesi yoktu. Sadece televizyondaki programları izliyorlardı. Öyle çok büyük programlar yoktu. Ersan Başbuğ, Kahraman Afyonoğlu vardı. Onlar da çok güzel müzik – eğlence programları yaparlardı. Televizyon 3-5 kişi tarafından idare edilirdi. Bugün seslendirmede ünlü olmuş bir çok kişi oradan geçti.
Canan Temelkaya; Komiser Enright tiplemesiyle o dönemde herkes sizi tanıdı.
Osman Gidişoğlu: Evet, ben Komiser Enright ile özdeşleştim. Evlendiğim dönem gazetelerdeki haber başlıkları şöyleydi: “Komiser Enright evlendi.” “Komiser Enright’ın sesi evlendi.”
Alışverişe çıkıyorum, “Komiser Enright’ın sesi alışverişte.” diye haber çıkıyordu. Yani günümüzde medya nasıl kendi meşhurlarını yarattı, bizim Mehmet Ali Erbil gibi, Okan, Nihat gibi, o dönemde de mesela ben en flaş isimlerden bir tanesiydim. Şimdi burada olan bir çok meşhur arkadaşım ismini saymaya gerek yok, hep bizimle çalıştılar o dönemde. Yani Ankara’dan çok sanatçı çıktı.
Canan Temelkaya: Ya Komiser Enright öncesi?
Osman Gidişoğlu: Ben televizyonu ilk seslendirmesinden itibaren tanıdım. Televizyon başlamadan önce Ankara radyosunda “Arkası Yarın” vardı. Bir de meşhur “Mikrofonda Tiyatro” biliyorsunuz. Haftada bir gün olurdu. Pazartesi akşamları saat 21:00’da.
Canan Temelkaya: “Arkası Yarın”ı da herkes dinliyordu.
Osman Gidişoğlu: Dinliyordu. İşte o “Arkası Yarın”lardan gelerek, bugün Sungur Babacan olsun, Yekta olsun, Meral Babacan olsun, Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş olsun, hepsi Ankara Radyosu’nun çocuk tiyatrosundan geldiler. Televizyonda da çocuktular hepsi. O zamanlar çocuk dizilerinde, çocuk rollerini konuşmaya başlamışlardı. İlk seslendirme iki kişilikti. “İki kişinin seyahati” diye, Göktay ile Erhan Savaşçı konuşmuştu. O belgesel tarzıydı. İlk çok seslendirmeli, geniş seslendirmeli dizi “Sirk Dünyası”dır.
Canan Temelkaya: Daha geriye gidelim istiyoruz. Sizi seslendirmeye, tiyatroya yönelten ne idi? Aileniz ve sanata başlangıcınız?
Osman Gidişoğlu: Ailemde böyle bir şey yok. İlkokulda çocuk piyesleri yapıyorduk. Daha sonraki dönemlerde, ortaokuldayken bir şey yapmadık. Manisa – Kula’daydık o zaman. Kula’da lise yoktu. Ortaokul 2. Sınıfta iken Manisa’ya taşındık. Manisa Lisesi’nde okumaya başladım.
Lisenin karşısında Halk Evi vardı. Halk Evine gitmeye başladık. Halk evinde oynanan oyunlarda rol aldık. Amatör tiyatro yapmaya başladık. Bu da okula yansıdı. Okulda yapmaya başladık. Halk evlerine yarı profesyonel de olsa liseden arkadaşlar geldi. Onlarla çalışmaya başladık. Edebiyat hocam Vedia Altıok “Sen çok kabiliyetlisin, mutlaka konservatuara gitmelisin” demişti.
Çok saygı duyduğum ve görüştüğüm hocam 80’li yaşlara geldi şimdi. Çok severdi bizi ve benim tiyatroya başlamamamda, devam etmemde, profesyonel hayata geçmemde büyük etkendir Vedia hanım.
Ben Lise 2’den geldim konservatuara. Sınıfta kalıyordum, Vedia hocam dedi ki; “Hemen seni Konservatuara yazdıralım, kültür dersleri muaf, oraya gidelim.” Oraya gittim. O dönemdeki politika gereği bir sene kadar okudum, koalisyon hükümeti vardı. Bir milletvekilinin çocuğu konservatuara girememişti. Benim notlarımla o çocuk okumaya başladı. Bu benim hayatımın en acı olayıydı. Ama şimdi düşünüyorum da çok daha iyi olmuş. Daha sonra Mithat Paşa Başkent Tiyatrosu, oradan da Mithat Paşa tiyatrosunda, konservatuardaki hocalar ile birlikte oynamaya ve çalışmaya başladım. Tiyatrodaki ilk oyunum “Parazit” profesyonel olarak ilkti. Sonra Aziz Nesin’in “Ulusal Kolej Disiplin Kurulu.” Daha sonraları Mithat Paşa tiyatrosu kuruldu. Devlet tiyatrosundan ayrılanlar kurmuştu. Biz hep o hocalarla birlikte olduk, hep onlardan ders aldık. Ben orada istediğim gibi okulu bitiremedim, ama bu konuda okullarda hoca oldum. Yani bizi almayanlar ile beraber hocalık yaptık. Hala da hocalık yapıyorum. Diksiyon hocalığı, tiyatro hocalığı.
Canan Temelkaya: Nerede yapıyorsunuz ?
Osman Gidişoğlu: işte ilk Kabataş Lisesi’nde. Oğlum da o zaman orada okuyordu. İki buçuk yıl orada tiyatro hocalığı yaptım. Sonra bazı okullara gidip geldim. Ondan sonra özel kurslar, özel yerler derken bir yer açtım. Orada bugünkü ünlü kızlarımıza, erkeklerimize ders verdim. Tuba Ünsal, İpek Tanrıyar, Yasemin Koşal. Hepsine ders verdim. Ama bayramda seyranda arayıp soran yok. “Hocam nasılsın?” diyen yok. Üstelik hiçbir ücret talep etmemiştik. Bir teşekkür olur dedik karşılığı, o bile olmadı. Bir çok talebem oldu. Hiçbir talebem bir telefon açıp hatırımı sormuyor, bayramımı kutlamıyor. Bunların bir tanesi Hakan Vanlı’dır. Devlet Tiyatrosu’nda ve şu an bir çok dizide oynuyor. Çok talebem var, mesela şu an “Bir Kadın, Bir Erkek”te oynayan Demet Evgar.
Manisa’da edebiyat hocam “Kabiliyetli bir kız var, ders vermeni istiyorum, benim çok yakınım” dedi. Manisa’dan bize geldi. Oğlum da ben de ders verdik. Ona da emeğim bir hayli geçmiştir. Ama hatırlamıyorlar. Kendileri bilirler. Biz yarın bir gün göçer gideriz. Belki kendileri de hoca olup ders verirler. Talebelerinin merhaba dememelerini, gönüllerini almamaları görürler. Ben sanata katkıda bulunmak için hiçbir talebemden ücret almadım. Parayı başka işler yaparak kazanmaya çalıştım. Onun için, yetiştirdiğim bütün talebelerime kırgınım.
Canan Temelkaya: Biraz da evliliğinizi konuşalım.
Osman Gidişoğlu: Selma hanım hakikaten TRT’nin en güzel kızıydı. Herkes onunla birlikte olmak isterdi, ama ben o dönemde son derece zayıftım, yakışıklıyım. Evlendik, 1989 yılında İstanbul’a yerleştik.
33 yılın meyvesi Sercan Gidişoğlu. Sercan şu an benden daha iyi bir oyuncu, yaptığı işi bilimsel yapıyor. Yurt dışında okudu, çok güzel bir mesleği var, ama tiyatro yapıyor. Yedi yaşında TRT’de dublaja başladı. İstanbul’da daha da geliştirerek devam etti. Tabi bu arada okul hayatını da ertelemedi. Ben yıllarca seslendirmeyle geçindim. 15 sene kadar tiyatro yapmadım. İşte şehir tiyatrosuna girdim. Sonra sürekli tiyatro yapmaya başladım. Hala şehir tiyatrosunda 3 tane oyunum var. “Keşanlı Ali Destanı”, “Yaşar Ne Yaşar, Ne Yaşamaz”, “Gizli oturum Sartre” onları oynuyorum. Onun dışında evde oynuyorum işte.
Canan Temelkaya: Seslendirmeye devam ediyor musunuz ?
Osman Gidişoğlu: Seslendirmeyi çok seçiyorum. Eskiden her gün seslendirmeye giderdim. Bu işi zevkle yapardım. Ama sokaktan geçenler bu işi yapmaya başlayınca, taşeron firmalar para vermemeye başlayınca… Yani bizim derdimiz para değil ama. 10 TL’ye seslendirme yapan var. Biz 150 TL’nin altına hala inmediğimiz için. Yani 150 TL de bir şey değil. NTV’ ye gidiyorum. İmaj var yine oraya gidiyorum. Yine seslendirme zevkimizi taşıyoruz, ama onu artık sürekli yapmıyorum, çünkü seslendirme olayına çok kırgınım. Kırgınım, çünkü bu işi bilmeyen, türkçeyi bilmeyen, e’leri, a’ları açık, yalan yanlış konuşanlar çok. İşte taşeron firmalar; Digitürk’ten olsun, Dsmart’tan olsun, filmleri seslendirilmek için, ucuza adam çalıştırarak işin kalitesini düşürüyorlar. Ne halkımız bir şey söylüyor bu kalitesizliğe, ne firma sahipleri. Hiç kimse bir şey demeyince biz de sanatımızdaki şerefimizden ödün vermemek için yapmamayı öneriyoruz. Yapmıyorum, çok özel bir işler olursa yapıyorum. Zaten artık geldik 64 yaşına, ama şimdi tiyatroda da olsa 65 yaşında emekli ediyorlar. O zaman 35 yaşındaki adam 65 yaşındakini oynayacak. Bir kere benim bu röportajımı yetkililer okur ise, özellikle sanatta bu yaş sınırlamalarını kaldırmaları gerekir. Yani 65 yaş sınırı. 35 yaşındaki çocuğun 65 yaşındaki bir adam olmak için sakal takması, bıyık takması, sesini ihtiyarlatması -hoş bizim sesimiz ihtiyar değil-, ama şu anda yani deforme ediyorlar. Yani dolayısıyla, bana göre halkın gözünde inandırıcılığı yok. Bu seslendirmede de böyle oldu. Özellikle tiyatro da şu anda böyle diyor. Kesinle sanatçının yaşı olmamalı. Sanatçı zaten ölene kadar sanatçıdır. Şimdi ben şehir tiyatrosundan emekli olacağım, ister istemez gidip başka bir tiyatroda çalışacağım. Artık bu kan var içimizde bu hırs var. Herkes için öyle yani bizim emekliliğimiz olamaz. Çalışabildiğin kadar çalışacaksın. Sanatçı kendini emekli eder. Kurumlar edemez bence etmemelidir.
Canan Temelkaya: Sercan gidişoğlu ile oynadığınız oyunlar var mı ?
Osman Gidişoğlu: Evet var. Yılan hikayesi var. Sinema filminde birlikte oynadık. “Kaledeki Yalnızlık” adlı bir flimde bir de.
Sercan Gidişoğlu: Tiyatronun içinde doğdum denilebilir, çünkü annem de babam da TRT’de çalışıyordu. O dönem işte tek televizyon, tek kanal olduğu için biz de Ankara’daydık. Ben küçük yaşlarda, yani bu işe başlamadan önce de sürekli TRT’ye gidiyordum. Beni pek başka birilerine bırakmıyorlardı. Zaten TRT’de çok sevimli bir çocuktum. Her departmandan insan benimle ilgilenirmiş, oynarmış. Tabi çok net hatırlamıyorum, ama işte biz de o zaman çizgi film karakterleri şeklinde, Superman şeklinde böyle TRT koridorlarında dolanıyorduk. Bu işe başlamadan, çocukken bile öyle ufak tefek anılarım var. Mesela ben Superman’i çok severmişim. O zamanlar Superman’in seslendirmeni Ayşegül Girgin, (Kaan Girginin annesi) demiş ki “Sercan tamam, ben sana konuşturacağım Superman’i. Tabi benim çocukluk hayallerimle oynamışlar. Stüdyoya girmişim böyle konuşacağım hevesiyle. O zamanlar Kaya Akarsu seslendiriyor. Lafı gelmiş, o konuşmuş, seslendirme yapmış. Ben de sinirlenmişim orada, gitmişim karnına yumruk atmışım, vurmuşum falan. Sen benim bölümümü konuşuyorsun diye. Öyle esprili işte. Onlar da gülüp eğleniyorlarmış. Sonra stüdyoda sessiz sessiz bekliyormuşum. Onları biraz hatırlıyorum. Beklerdim stüdyoda ses çıkmasın diye, sonra dublaj biterdi. Herkes çıkardı. Ondan sonra ben kalırmışım orada. Niye kalıyorsam işte, seslendirilenler yazardı orda televizyonda. Halbuki sonradan koyuyorlar onu. Ben bekliyormuşum böyle yazsın hani, yazılar geçsin diye. Öyle yani, çocukken böyle olduğu için sonradan aşağı yukarı 6 yaşına gelince “Mikrofonun önüne geç dene bakalım” dediler. Taburelere çıkarak mikrofona boyumuz yetmezdi. Bir çok küçük yaşta başlayan öyledir. Oya Küçümen, işte Arda var benim arkadaşım yine, Arda Aydın. Çocuk yaşta başlayanlar böyleydi. Sandalyelerin üzerine çıkarlardı. Bu işe öyle başlanıyordu. O zaman zaten daha eski yıllar tabi TRT var, TRT çok büyük bir okul. Çocuk sesi yok, bizi böyle çocuk dublaj olarak yetiştirdiler. Ankara’da çok fazla sürmedi benim işim. Çok az yapıyorlardı zaten. Esas İstanbul’a geldikten sonra, 89 senesinden sonradır benim dublajda daha ileri gitmem. Zaten yine çocuktum, ama işte yavaş yavaş büyümekteydim. Ergenlik işte, o dönemler daha genç sesler falan. Artık şimdi 30 ‘u da geçtiğimiz halde hala çocukça konuşturuyorlar, ama şimdi filmlerdeki jönleri konuşabilir hale geldik yani.
Osman Gidişoğlu: O zamanlar şimdiki gibi büyükler çocukça konuşmazdı. Ankara televizyonu baya baya çocuk yetiştirirdi, çocuk konuştururlardı. Doğal oluyordu. Şimdi pek yok.
 Sercan Gidişoğlu: Sinemalarda çocukları hep büyükler konuşmuştur. Küçük çocuklar, Parla Şenol ondan sonra büyüyünce çocukları seslendirdiler. Yani o İlkerler’i, Sezercikleri, Yumurcaklar’ı. Onları hep kadınlar, büyük kadınlar konuşurdu. Aslında Türkiye’de biraz öyleydi. Çocuklar çok konuşmazdı. Bizler işte o yaşlarda ufak çocuk sesleriydik. Çocuk konuşması çok kolay bir şey olmuyor. Günümüzde yine biraz var. Çünkü sinema filmlerinde çocuk oynatıldığı zaman, firmalar daha çok çocuk konuşturulmasını tercih ediyorlar. Bu işi getirip yapan Amerikalı firmalar veya yabancı firmalar, o yaşta bir çocuk olsun, sesi doğal olsun istiyorlar. Mesela şimdi bugün, bu zamanlarda yine çocuk dublajcı bulunmaya çalışılıyor. Yetiştirilmeye çalışılıyor. Başarılı birkaç çocuk var benim de beğendiğim.
Canan Temelkaya: Sinema filmin var mı?
Sercan Gidişoğlu: Diziden çok sinema filmim var hatta. Bölüm oyunculuğu olarak çok oldu dizilerde. Sinema filmi olarak 3 tane uzun metraj var. Ufak ufak roller, ama bir şekilde sinemaya başlangıç olması adına. Biri “Başka Kentin Çocukları” biri “Kaledeki Yalnızlık” biri İtalyan filmiydi. Zaten burada çekildi, sonra İtalya’ya gittik orada çekildi. İngilizce çekilmiş bir İtalyan filmiydi. Kısa metraj çok var. 7 – 8 tane. Öğrenci filmleri, mezuniyet filmleri. Onlar da sonuçta sinema filmi ama kısa metraj oluyor.
Canan Temelkaya: Tiyatroya nasıl başladın?
Sercan Gidişoğlu: Ben alaylı yetiştim diyebilirim. Bir okul eğitimi almadım. Bizim yetiştiğimiz ortam bir okul gibiydi. Zaten ilk başta hem genetik anlamda hem de daha sonrasındaki zamanlarda zaten babam bu mesleği ilk öğrendiğim kişi oldu. Ama sadece babam da değil, benim çalıştığım ortamın içerisinde zaten ya konservatuar hocaları ya oyuncular vardı. Biz onlarla birlikte ürettik. Seslendirme olsun oyunculuk olsun. Aslında bir ekolün içinde yetiştim ben yavaş yavaş. Ama önemli olan insanın kendini yetiştirmesi, bu işte eğitim çok önemli.
TRT’nin “Hanımlar sizin için” kuşağına dramalar çekmiştik 1-2 tane. Tabi o zaman çocuk oyuncu moda. Şimdiki gibi. Tek kanaldı, bu kadar büyümüyordu her şey. Daha az görünürlüğü oluyordu. O çok önemli değil sonuçta, önemli olan mesleği öğrenmekti. Sonuçta bu işin mutlaka bir eğitimini almak gerekiyor. Ona kesinlikle inanıyorum ben. Özellikle bir tiyatro yapmak istiyorsanız, o bir hayat artık. O hayatı yaşamanın kararını vermek gerek ve ona vakfetmeniz gerek kendinizi. Eğitimi ve eğitiminden öte kendinizi yetiştirmeniz gerek. Tiyatro bambaşka bir şey, zaten eğitimin de yetmeyeceği bir alan. Kendinizi tiyatroya vakfetmeniz gerekiyor. Ben de kendimi o şekilde yetiştirdim. Hem babam ve çevremden öyle bir şansım vardı. O şansımı değerlendirdim. O yüzden konservatuara gitmemeyi tercih ettim. Başka bir tahsil hayatı tercih ettim. Onun da bana kazandıracağı şeyleri düşünerek. Daha geniş ve daha büyük bir vizyon. Tabi ki öncelikle başka bir dünyada tanıyorsunuz. Belki mesleki anlamda da bilgi sahibi oluyorsunuz. Sadece mesleki değil bu. Başka bir kültür başka bir açılım. Ben liseden sonra Fransız ekolüne geçtim. Fransızca eğitim veren bir okulda üniversiteyi okudum. O bana bir şans oldu. Daha sonra
Fransa’ya gittim. Başka ülkeleri, başka kültürleri, başka dünyaları, başka insanları tanıma fırsatı… Bu bir zenginleşme oluyor. Her şey için kullanabileceğiniz bir şey. Oyunculuk adına da sahnedeki teknik eğitimden öte oyuncunun sıra dışı olmasını sağlıyor. Bir oyuncu sıradanlığı aşmak istiyorsa, bence teknik anlamda bir eğitimin de yetmeyeceğine inanıyorum. Oyuncunun vizyonu olması lazım, bir genel kültürü olması lazım. Hayat ile bağ kurması lazım. Sürekli gözlemlemesi lazım. Bunun için de bunu yapabilecek birikime veya çeşitli donanımlara sahip olması lazım. Bu donanım da bir şekilde eğitimle elde edilebiliyor. En azından ben yaptığım eğitimden mutluyum. O başka bir tutku oldu benim için. O akademik kanat. Onu da devam ettirdim. Şimdi Boğaziçi’nde Uluslararası ilişkiler doktorası yapıyorum. O da bir başka bir şey. Bilim üretmeye çalışıyorsunuz. Bir yanda sanat var bir yanda bilim. O da çok birbirine benzeyen bazı yönlerde ayrılan ama işte hayatı bir şekilde tamamlayan iki ayrı yön yani. Ben her ikisini de yapmaya çalışıyorum.
Bazen çok yoğun çalıştığım oluyor tabi. Zihnen daha çok yorgunluk oluyor. İki farklı alana konsantre olup ikisini de yapmanız gerekebiliyor. Zaman yönetimi bazen daha kolay bazen daha zor. 24 saatin yetmediği zaman oluyor. O biraz da işlere bağlı. Bazen biri oluyor biri olmuyor. Esas zorluk kafa olarak. İki şeyi bir arada idare etmek. Bugüne kadar gitti. Bundan sonra da gider diye umuyorum.
Canan Temelkaya: Peki ya evlilik?
Sercan Gidişoğlu: TRT’nin en yakışıklı erkeği değilim. Şu anda çok öyle bir durumum yok. Vaktim yok, vaktim olsa evleneceğim ama.
Osman Gidişoğlu: Öğrencilerim, nankör öğrencilerim belki utanırlar. İsimleri önemli değil, bir tanesinin anne babası demiştir ki “Bu çocuğu sen çalıştırmasaydın askere gidiyordu, sanatı olmayacaktı.”
Sercan Gidişoğlu: Çok da zaman geçti artık. Bu insanlar belki o zamanlar da çok teşekkür etmişlerdir. Herkes kendi hayatına girdi. Onlar da hoca oldu.
Osman Gidişoğlu: Benim duymadığım bir teşekküre ben teşekkür demiyorum.
Sanat camiasında çok dostum var. Çok kızdığım dostlarım var. Kızdıklarıma da dostum diyorum.
Selma Gidişoğlu: Aslında çok büyük dostluklar oluşamıyor, herkesin kendine ait yoğunluğu var. Zaman zaman bir çok kişiyle görüşüyoruz. Ama ailecek çok zor oluyor görüşmek.
Osman Gidişoğlu: Çok tenkit ettiğim bir şey var. Türkçeyi düzgün konuşamıyorlar. O yüzden kırgınım. Benim hazırladığım bir diksiyon kitabı var. Hazırladığım diyorum yazdığım demiyorum. Özellikle kendi düşüncelerimle kendi bilgilerimle yoğurduğum Ankara Devlet Konservatuar hocası Nusret Şenboy’dan esinlenerek hazırladığım. Diksiyon kitabının en iyi yazarlarından bir tanesidir. Zaten 2-3 tane var Türkiye’de. Böyle bir diksiyon kitapçığı hazırladım. Aslında amacım bunu özellikle milletvekillerine dağıtmak. Çünkü milletin karşısına çıkıp özellikle kendi yörelerinin dilini kullanmaları ile milletin vekili olmuyorlar. Bunu da öğrenecekler. Önce düzgün Türkçe konuşacaklar. Düzgün Türkçe konuşmak zihni de açar. Çünkü çalışma gerektiren bir şeydir. Özellikle parlamentoya yönelik bir çalışmam var. Bunu mutlaka ömrüm vefa ederse parlamentoya ulaştıracağım. Daha doğrusu parlamentoya girecek olan milletvekillerine sunmaya çalışacağım. Bunu indirin, belediye başkanlarına, muhtarlara. Benim hazırladığım kitapçıkta halkın anlayabileceği bir dilde Türkçe öğretiyorum. Onu hazır hale getireceğim. Madem bu kadar şikayet ediyoruz, kötü Türkçe konuşuluyor diyoruz. Nedir katkınız diye sordukları zaman ben de böyle bir çalışma içinde olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Kitapçığımın müsvedde halinden bile takdim edebilirim.
Canan Temelkaya: Projelerden de konuşsak mı biraz?
Osman Gidişoğlu: Televizyon projelerim çok. Ancak bir tanesi fevkalede. Onun hayata geçmesini çok istiyorum. Hayata geçerse uzun yıllar devam edecek bir proje. Bu kadar çok kanalın bir tanesinde bile hayata geçiremedik. Televizyonlara program yapanlar tekelleşti. 4 yada 5 firmadan oluşuyor. Aralarında çok önemli bağlılıklar var. Yapımcı tekeli var.
Sercan Gidişoğlu: Bu işi tekele zorlayan ekonomik sistem var. Para parayı çeker. Bir kapital varsa öbür tarafta onlar senle benden daha kolay dost oluyorlar. Oradaki bütün görüşler ortadan kalkabiliyor. Çalıştığın birine para ödemek de kolaydır. Bir kanal program yaptırıyor ve üç, beş ay sonra parasını ödemek istiyor. Ben ona 5 ay sonra ödeme yapsam da, o oyuncusuna ödüyor kardeşim. Benim de kafam rahat neden kendimi zorda bırakayım. Bunların çoğunu da Acun ılıcalı yapıyor. Mesela yeni bir firmaysa da bunu da onlar kuruyorlar. Muhtemelen benim kurduğum firma olmuyor yani.
Selma Gidişoğlu: Bu yani biraz da tekel piyasası, tekel oyunculuk gibi. Bu göz önünde değil, yani insanlar biraz rahata alıştı.
Osman Gidişoğlu: İşte o firmalar kendi bünyesine aldığı oyuncuları evirip çevirip bir başka rolde oynatıyor. Yani ben bu konuda film yapımcılarını çok net biçimde suçluyorum. Biraz etrafına baksınlar. Mankenlerden ve de sponsor olan insan diyor ki; “ben para veriyorum firmaya, ben oynuyorum, oğlum oynayacak, gelinim oynayacak, damadım oynayacak.” Damat deyince atölyeye gitmesin kafanız. Dolayısıyla bu tür ilişkiler fevkalade rahatsız ediyor.
Selma Gidişoğlu: Sen ne kadar iyi oyuncu olursan ol. Ne kadar iyi senaryon olursa olsun. İlişkiler artık çıkar amaçlı duruma dönüştü.
Canan Temelkaya: Peki. Televizyon projesinden başka projeler var mı? Bundan sonrası için. Ya da başka düşünceler?
Selma Gidişoğlu: Ben aslında baba oğul bir tiyatro oyununda oynamasını istiyorum. Birlikte seyretmek istiyorum. Belki emekli olduktan sonra öyle bir özel tiyatroda filan.
Canan Temelkaya: Neden peki bugüne kadar böyle bir şey olmadı?
Sercan Gidişoğlu: Bugüne kadar denk gelmedi. Yani zaten babam uzun süredir tiyatroya ara vermişti. Ben hakikaten onu tekrar İstanbul’a geldiğimizde sahne üzerinde gördüm. Uzun dönem sonra olmuştu yani. Zaten o dönemlerde dizilere devam ediyordu. Televizyon çalışmaları yapıyordu. Dublaj yapıyordu, ama tiyatroya uzun ara vermişti. Sonra o başladığında farklı tiyatrolarda çalıştı. Ben zaten amatör kanatlarla geldiğim için üniversite sonrası, tiyatroya akademi sonrasında eğilmeye başlayıp, başka türlü amatör ve profesyonel tiyatro kanatlarını bir arada sürdüğüm için farkı grupların içerisinde oluyorduk. Yani denk gelmedi. Zaten o şehir tiyatrosunda. Ben orda değilim. Kurum tiyatrosunda değilim. Güvenecek başka bir proje içerisinde bir araya gelmek mümkün olabilir. Ben ama deminki noktada da bir şey söylemek istiyorum yani. Bu ilişkiler çevresinde biraz daha yine sistem yanından bakmak lazım. Çünkü dünyanın her ülkesinde ilişki önemli bir şey. Hollywood yıldızlarının arasında da bir şekilde ilişkiler, yönetmenin tuttuğu oyuncular falan var. Bu arada biraz şöyle bakmak lazım. Esasen sadece kanal sahipleri ya da yapımcılardan çok tabiî ki onların önemli bir ideali var. Bir yönlendirmesi var. Yani bu yönlendirmeye göz yuman devlet ve meslek erbaplarının da önemli eksikliği var. Yani meslek kollu insanlar da burada, oyuncuları kast ediyorum. Yani en çok birbiriyle didişen, birlik kuramayan, bir şey yapamayan nadir meslek kolu Türkiye’de. Yani şimdi bunun devlet nezrinde de mesela bu mesleğin bir ehliyeti yok. Esas sıkıntılar buradan kaynaklanmaya başlıyor. Yani sistemli düşünmek lazım. Sen desen ki; ’’Yarın özel otomobilimle taksicilik yapacağım.’’ Yapabilir misin? Yani yakalandığında hapse atarlar. Ama kaldı ki herkes ben özel yeteneğimle oyunculuk yapacağım, diyebiliyor. Türkiye’deki her iş koluna bir şekilde o iş kolunun ehliyeti olmanda girip çalışamazsın kolay kolay. Esnaflık haricinde, ama esnafında bir otosu vardır. İngiltere’de oyuncu sendikası vardır, bellidir ve televizyonda iş yapacak bütün herkes dizilerinde oyuncu sendikası bağlı insanları çalıştırmaya zorunludur. Yasal olarak. Sen bu dayanakları kurmadıktan sonra çok da fazla “Para veren yeğenim de oynasın” dedi diye suçlamak da çok anlamlı olmuyor. Neden? Çünkü ben de para versem benim arkadaşım var onu da oynataverelim. Sistem oynatıyorsa, adam ister zaten. Ama burada yasal olarak böyle bir şey yapılamamalı. Bu yapılabildikten sonra zaten…
Muhtemelen gazetecilik mesleğinde de bu var. Ama gazetecilik yine kendini biraz daha iyi regüle eden bir meslek. Gazeteciler derneği falan biraz daha o anlamda sıkı çalışıyor. Müzisyenler biraz daha bu konuda örgütlüler. Telif hakları çıkardılar. Ama biz oyuncular yapamıyoruz. Telif hakları zaten oyuncu için sıkıntılı bir şey. Çünkü oyuncu işin yaratıcısı gibi kabul edilmediği için, doğrudan olanaklardan yararlanamıyor. Komşu hakları denen bir hak üzerinden belli oyunculara… O da zaten başrol oyuncusu olan belli oyuncuya düşen bir şey. Oyuncu için biraz karmaşık bir şey.
Osman Gidişoğlu: Dönem ne kadar değişiyor. Eskiden bizim tiyatrolarda özellikle amatör yıllarımızda bir kız çocuğunu alıp oynatmak çok zordu. İzin vermezlerdi.
Selma Gidişoğlu: Benim babam, sanatçı olduğu için Osman’a vermedi beni. Sanatçıya kız bile verilmiyordu o zaman.
Sercan Gidişoğlu: Bir yapımcı içinde 90 dakika çekmek zor. Ve şimdi ekonomik kriz falan o sistemi kendiliğinden regüle edecektir. Yani ister istemez onlar oturup konuşacaklar. Diyecekler ki “Bakın biz 90 dakika yapamıyoruz.” Ekonomisi belli yani bu işin. Türkiye’nin ekonomisi belli sonuçta. Ne yapabilirsin ki. Amerika veya Çin’de değiliz. Türkiye’nin ekonomisi belli. Tamam büyüyor, genişliyor ama bu daha mantıklı bir yere oturacaktır. Belki ekonomik kriz buna yardımcı da oluyordur biraz. Negatif bir yerden getiri gibi görünse de pozitif bir getirisi olabilecek belki. Yani umut ediyoruz biz aslında bu sektörün içindeki insanlar olarak. Biraz daha doğru yerlere oturması mesela bakın, Amerikan filmleri öyledir yani. 40 dakikalık formatlardır. 25 dakikadır sitcomlar. 40 dakikadır, reklam aralarıyla birer saatlik yayım dilimleri yayınlar ve 40 dakika çekerde her hafta oynamaz. Yani işte Lost’un, 24’ün yeni bölümü iki hafta bir ay bazen çok uzun zaman oluyor. Her hafta yok o mesela. Yeni bölümü denilip, duyuruluyor falan. Bizde ise her hafta yetiştirilmeye çalışılıyor. 90 dakika dizi çekilsin. Burada şartlar da hiç müsait olmuyor. Evet 3 saat filan sürüyor. Böyle bir şeyin, zaten hangi dizi olursa olsun çok iyi olabilmesinin fiziki olarak imkanı yok. Yani siz bir sinema filmini, yedi günde çektiğiniz bir sinema filminin çok iyi olabileceğini düşünüyor musunuz? Diziler 90’ı da geçiyor bazen. Şimdi böyle olduğunda 150 bölüm 90 dakika yazdığını düşünsenize, saçmalamaya başlayacak bir noktadan sonra. İnsani bir şey bu yani. Sen ne kadar iyi yazabilirisin ki? Mesela 24 dizisi niye o kadar iyi yazılıyor? Belki çok önemli bir ekip, bilmem ne, ama adamlar her sene 12 tane veya 20 tane 40 dakika yazıyorlar. Bu kadar planlı. Bizim yazarlarımız ne yapıyor? Ona da yazık değil mi? 52 hafta. 10 hafta tatile girsin, senede 40 hafta 90 dakika yazmaya çalışıyor. Zaten kötü yani, senaryoların kalitesi düşüyor. Çekimlerin kalitesi düşüyor. Oyuncuların performansı düşüyor. Senden performans isteniyor. Yok ağlayacaksın, yok bilmem ne yapacaksın, yok bir şey. Yani bu iş sonuçta o kadar da basit bir şey de değil. Tamam kimi oyuncu daha kolay yapar belki. Kimisi daha da zorlanır. Yani herkesin performansını etkileyen bir şey bu. Yani sistem bozuk olduğu için diziler de kötü çıkıyor.
Selma Gidişoğlu: Halk bunu istiyor diye abuk subuk şeyler gösteriliyor. Ama bu değil ki. Ben de halkın içindeyim. Hiç kimse o programları beğenmiyor. Ben anlamıyorum. Yok gelinim olur musun, yok evcilik oyunu. Bunlar nedir yani. Böyle bir şey dünyada yok. Devamlı ağlayan bir insan olur mu? Çünkü halkın başka bir eğlencesi yok. Halk tiyatroya gidemiyor, sinemaya gidemiyor. Bir restauranta gidip yemek yiyemiyor. Tatile gidemiyor. Zaten Türk halkını ya ağlatacaksın ya da güldüreceksin. Eğitelim halkımızı. Eğitelim yani. İlla ki uyutmak zorun da değiliz ki. Eğitici programlar yapılsın. Türkiye’de ülkenin başkentini bilmeyen insanlar var. Bırakın yani Avrupa’yı.
Bizim halkımız da pek sever ağlamayı. Tamam eğlence de olacak. Çünkü 24 saat yayın yapan 99 – 100 tane kanal var. Daha da fazla yerelleri falan da sayar isen kaç tane. Hadi bunlar ulusal kanallar yani. Böyle bir şey mi olur yani? Enteresan millet. Eğitimini alanlar bu işi yapsın.
Bana yıllarca dediler ki reklam ajansçı arkadaşlar, “Ay çok güzel yüzün var. Gel illa reklamlarda oyna.” Hayır bu benim işim değil. Ben bu işi yaptığım zaman saygısızlık ederim.‘’Selma abla çok değişik yüzün var. Hakikaten gel hemen oynatırız seni’’ diyorlar. Bu benim işim değil, Saygısızlıktır. Tamam başka bir şey ama ben oynayamam ki. Öyle bir eğitimim yok yani. Eğitim gerekmiyor diye bir şey olmaz. Ben karşı olduğum bir şeyi neden yapayım ki. Olmaz yani her şeye bir saygı var. Ben çıkıp tiyatrodan, sinemada, dizide oynayamam. Tamam bir yetenektir. Ama yeteneğin yanında da bir emek vermek lazım.
Canan Temelkaya: İş hayatınızı biraz anlatın. Sercan’ın doğuşu, gelişimi, TRT ile buluşması…
Selma Gidişoğlu: Ben Amasya Lisesi’nde okudum. Sonra Ankara’ya yerleştik biz. Babam emekli oldu. O arada kafamda eczacılık vardı, fakat daha sonra üniversite sınavına bile girmeden TRT’de kadrolar açılmış. Bizim de bir akrabamız vardı TRT’de. ‘’illa gel, alalım seni’’ dedi. O zaman öyle çok üniversite mezunu falan yoktu. Çok azdı. Olmadı yani ekonomik olarak da kendimi hemen iş hayatına atmak istedim. Zaten hemen girdim TRT’ye. 18 yaşında girdim. O zaman TRT parmakla gösterilecek kaliteli bir kurumdu. Çok güzel maaş alıyorduk o zaman. İşte oradan bir müddet Amerikan Kültür’e devam ettim. Biraz dilimi ilerlettim. Sonra Osman’la tanıştım. 77 de evlendik. 79 Ekim’de Sercan oldu. Tabi o olunca çalışma hayatı biraz zor geldi. Çünkü hem çocuk hem sosyal hayat çok hareketli falan. Ama yine de yavaş yavaş Sercan yanımda, seve seve orada burada büyüdü. Sonra o kendini o konu da geliştirdi falan. Sonra İstanbul’a geldik, bura da çalıştık. 95’te emekli olduk. İşte emeklilikten sonra bunlarla uğraşıyorum. Sercan güzel okudu, güzel tahsil yaptı. Sanatçılığı da iyi. İyi bir çocuk, hiç üzmedi o konuda. Öyle gençliğim güzeldi.
Canan Temelkaya: En büyük hayaliniz ikisinin bir arada oyun oynamak istemesi.
Selma Gidişoğlu: Evet istiyorum. Baba oğul. İkisini bir arada görünce herhalde iyice ağlarım ben. Ama istiyorum. Baba oğul bir oyunda veya başka bir şeyde böyle karşılıklı olurlarsa.
Allah nasip eder ve kendi tiyatromuzu kurarız belki bir müddet sonra.
Canan Temelkaya: Var mı öyle bir şey?
Osman Gidişoğlu: Bir sahne kurmuştuk.
Selma Gidişoğlu: Kurduk, ama o talihsiz bir olaydı. O zamanlar Sercan da yoktu. Hayat öyle süprizlerle dolu. Önemli olan huzurlu mutlu bir aileyiz. Hırslarımız yok. Sevecen, hümanist…
Osman Gidişoğlu: Şimdi telif hakları bizim tiyatrocular için yani bizler için çok kanayan bir yara. Ben 3 sene önce çıktığını biliyorum. Fakat bakanlık muhatap bulamıyor. Bunun için küçücük bir seslendirme birliği yetmiyor. Bir oda olmak gerekiyor. Biz bir çok yerde olduğu gibi, bir araya gelip bir şey kuramıyoruz. Bir kurmaya kalktık. Bir arkadaş başka kurdu, o başka kurdu. İşte üzücü bir şey. Sonra da insanın sıdkı sıyrılıyor yani. Bu işlerle uğraşmayın diyorsunuz. Oysa müzikçiler alıyor telifini. Bizim şimdi bir muhatabımız var, kontratlardan yararlanabilirsiniz. Turizm işini yapanların odasından faydalanabilirsiniz diyorlar. Fakat herhalde bir muhatap henüz bulunamadı. Oda olmadığı için. Şimdi senin de o konuda bilgin var. Genç, kültürlü bir yazarsın. Söylemek istediğim, para meselesi var. Firmalar star oynattıkları kişilere inanılmaz paralar ödüyorlar. 30 milyar, 60 milyar, 15 milyar, 20 milyar inanılmaz güzel paralar. Ama herkes alabilse. Bunu alabilen 10 kişidir Türkiye’de. Mesela diyelim 60 milyar alanın, ya da 40 milyar alan starın aynı bünyesinde seni çağırıyor ki ben konservatuardanım. Benim gibi bütün arkadaşlarım. Seni çağırıyor. Sana 1.000TL teklif ediyor. Canan’cım benim başıma çok böyle bir şey geldiği için bir yerde oynayamıyorum. Yani gücüme gidiyor. Başrolüne 40 milyar ödüyorsun. Benim talebem olmamış. O daha doğmadan. Daha annesi babası evlenmemişken, bu hayatta hiç yoklarken ben bu işi yapıyordum. Bana 1 milyar teklif etme cesaretini gösteriyor. Başrol’dekine de 40 milyar vermeye kalkıyor. O zaman ben kabul etmiyorum. Ve diyorlar ki “Osman Gidişoğlu çok para istiyor.” Çok para istediğimiz de ona 40 vereceğinize, bize 4 verin, 3 verin. Yani 40 nerede 4 nerede? Şimdi benim televizyonlardan şikayetim var. Şimdi ben adeta çok kanallı televizyonlardan şikayetçi olmaya başladım, çünkü önüne gelen sanatçı özellikle şarkı söyleyenleri hiçbir incelemeye tabi tutmadan, para veriyor diye adam şarkı söylüyor. Veriyor, 10.000 dolar, ben şarkı söyleyeceğim diyor, söyletiyor. Eskiden. Şu anda pek kalmadı, ama TRT’nin kanunları vardı. Erol Evgin’ler, Ajda Pekkan’lar bir çok parçalarının 6 ay sırada beklediklerini bilirim. Yani denetimden geçmezdi. Ben şimdiki şarkıcıların böyle bir şarkı ezberleyip, o bir şarkının içerisinde nakarat varsa yani üç cümle söylüyor. 18 tane nakaratta bulunuyor. Hep aynı laflar dönüyor, dönüyor, aynı şeyi söylüyor. Bu meşhur oluyor. Bu senin seyrettiğin büyük ulusal televizyonlar da bastırıyor parayı söylüyor şarkıyı. Böyle mi olmalı? Sanat bu mu? Onun için ben denetlemeden yanayım. Mutlaka eskiden TRT’de olduğu gibi. İşte o zaman da tek kanallı televizyonu özlüyorum. B kadar sanatçı olmazdı. Bu kadar önüne gelen manken çıkamazdı. Mutlak surette tiyatrocu ararlardı. Aranırdı, bir tiyatro oyunu olurdu, geçmişine bakarlardı. ‘’Bu kaç yıl tiyatroculuk yapmış?” Tiyatrocunun geçmişi aranırdı. Şimdi geçmişi değil, sokaktan geçeni alıp geçiriyorlar artık. Seslendirmede de, oyunda da bitti bu. Bunun için, ben kendi adıma Osman Gidişoğlu olarak, bu işi yapanları fevkalade ayıplıyorum. Zaten iş vermiyorlar, yine de vermesinler. Ama kendi projelerim var. Ben yapacağım ve örnek olacağım. Allah ömür verirse, sen de göreceksin ki birlikte bir çok yola çıktık. Yine beraberiz. Göreceksin bu kuralları tekrar koyacağım. Keşke iki üç firma koyamaya kalksa bu kuralları. Yani denetim, bir parçanın denetimini yapın ne olur. Oyuncu bir sene oynatıyorlar ya böyle bir şey olur mu? Ve biz de kös kös oturup seyrediyoruz. Repertuar konusunda şimdilik söyleyeceklerim bu.
Canan Temelkaya: Teşekkür ederim.
 
Bu röportaj : 06 Şubat 2012 Pazartesi, 18:08 tarihinde yayınlandı

BENZER İÇERİKLER

Yorum Yazın

Yorum yapabilmeniz için * işaretli alanları dolduranız zorunludur.

Cevabı iptal et

SON EKLENENLER